|
ALEVİ KATLİAMLARININ HESABI SORULMAYACAK MI?
1400 yıldır Alevilere yapılan katliamları, tarih kitapları yazmaktan bıktı, katliamcılar bıkmadı. Bu kadar acı, zulüm, sömürü, horlanma, aşağılanma, asimilasyon, katliam, kendini inkara zorlama... Bu Alevilerin kaderi mi? Bu nasıl bir kara kaderdir? Bu nasıl bir trajedidir? Ey insanlık! Ey dünya! Ey gökyüzü! Utanmıyor musunuz? Bu trajedileri seyretmekten bıkmadınız mı? Ey insanlık! Bir toplumun inancından dolayı bu kadar acı çeker mi? Bu ne makus talih. Ey yezitler, mervanlar, yavuzlar, kuyucu paşalar, hınzır paşalar bıkmadınız mı, Alevileri katletmekten? Ey toprak! Doymadın mı kana? Ey Aleviler! Artık yeter demeyecek misiniz? Dur demenin, diyebilmenin zamanı gelmedi mi? Hakkını aramak suç mu? Yapılan bunca katliamı sorgulamak Alevilerin hakkı değil mi? Alevilerin hakkıdır, bunca katliamın neden niçin yapıldığını sormak. Bu bir intikamcılık değil, yeni katliamların olmaması için bir önlemdir. Bu önlem alınmadı mı, katliamlar devam eder. Alevi toplumunun bu kadar acı çekmesine sayılamayacak kadar çok katliama maruz kalmasına katliamcılar kadar susanlar da ortaktır. Görmedim, duymadım, bilmiyorum diyerek üç maymunları oynayanlar da katliamcılar kadar suçludur. Katliamlar karşısında hiç bir şey yapmayarak adeta yeni katliamlara davetiye çıkartan Aleviler de katliamcılar kadar suçludur. Ey Aleviler! Geceleri sıcak yatağınızda uyuyabiliyor musunuz? Hiç aklınıza gelmiyor mu, Pir Sultanlar, İmam Hüseyinler? Hiç aklınıza gelmiyor mu, daha dün Sivas'ta diri diri yakılarak şehit edilen insanlar? Hiç aklınıza gelmiyor mu, Gazi'de öldürülen insanlar? Ey Aleviler! Dünyada sizden başka toplumların başına bunlar gelse onlar hesaplarını katmerli olarak sorarlar. İşte Yahudiler. II. Dünya Savaşında öldürülen, çalıştırılan Yahudilerin hesabını soruyorlar. Peki siz Aleviler hiç sorma gereği duymuyor musunuz? Sizlerde onur, vicdan, haysiyet yok mu? Sizler utanmıyor musunuz? Bir hayvana vurduğunuz zaman tepki koyar. Sizin soyunuz kurutuldu, neden bir inilti çıkarmıyorsunuz? Dernek açtınız kahvehane yaptınız, kağıt oynayıp, bira içip şifreli kanalda maç seyrediyorsunuz. Maraş'ta, Sivas'ta, Gazi'de öldürülen sizler değilmiydiniz. O insanlar Alevi oldukları için öldürülmediler mi? Siz bırakın Alevi olmayı, insan olmanın gereği olarak bir tepki koyun.
Giden bunca cana yazık değil mi? Kimseyi öldürmeye, hakaret etmeye davet etmiyoruz. Ama deyin ki;durun, nedir siz katliamcılardan çektiğimiz?. Bunu söylemek suç değil.
Ey insanlık! Ey insanlığın güzide kuruluşları: Birleşmiş Milletler, Avrupa Parlamentosu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, NGO'lar (hükümet dışı kuruluş), Lahey Adalet Divanı, Helsinki İnsan Hakları İzleme Komitesi sizler bir balinayı kurtarmak için bütün dünyayı seferber ediyorsunuz, bir ağaca takılmış bir kedi yavrusunu kurtarmak için onlarca kişiyi seferber ediyorsunuz. Peki sizler, Aleviler Sivas'ta diri diri yakılırken bir bildiri bile yayınladınız mı? Bırakın müdahale etmeyi, Gazi'de insanlarımız günlerce işkence görürken, sizler kınadınız mı? Alevilerin hayvanlar kadar değeri yok mu? Bu nasıl insan hakları savunuculuğu, bu nasıl demokrasi anlayışı. Aleviler uzaydan gelmedi, sizden fazla bir şey istemiyorlar. İstedikleri sadece bir kerecik olsun kınayın. Yoksa siz de katliamcılarla aynı fikirde misiniz? Alevilerin bu dünyada yaşama hakkı yok mu? O zaman uzayda bir yer açın
Aleviler gitsin orada yaşasın. Eğer bunuda yapamıyorsanız, Alevileri topluca nükleer bombalarla öldürün. Öyle bombalarınızın varolduğunu biliyoruz. Sadece Alevileri öldürecek bir kimyasal bomba üretin, Alevilerden kurtulun.
Dünyanın saygın (!?) kuruluşları; Alevileri yapılanları kınamak için asırlar geçmesi mi gerekiyor? Ya siz Aleviler; sizlerin artık bizde katledilmek istemiyoruz, inancımızı özgürce yaşamak istiyoruz, Alevilere yapılan bunca haksızlıktan dolayı, katliamcıların bizden özür dilemesini yeni katliamlar olduğu taktirde anında tepki koymak için
örgütlenmemiz gerekiyor" demeniz için asırların geçmesi mi gerekiyor? Sizler hâlâ "bana ne politikasını yapmak istiyorsunuz? Sizler hâlâ kahvehaneye çevirdiğiniz, çeşitli politik ihtirasları olanların cirit attığı, Alevilik dışında her şeyin konuşulduğu derneklerle mi kendinizi sınırlı tutacaksınız? Böyle yapmak onurlu, şerefli bir davranış mıdır? Siz
Aleviler; bütün dünyanın saygı duyduğu, yobazların sizlerden özür dilediği, kendinizi inancınız ile özgürce ifade edebildiğiniz, bütün Alevi kurumlarının çatısı altında toplandığı bir cephe, alnınızın açık, başınız dik olduğu bir yaşam istemiyor musunuz? Eğer istemiyorsanız, şimdiye değin ne yaptıysanız aynısını yapın. Yok eğer istiyorsanız, tam sırası.
Haydi mücadeleye, kutsal Alevilik mücadelesine kim ne yapıyorsa şimdi yapmalı.
|
|
ALLAH VE KULLARI
Alevi sünni diye ayrım yapanlar
Hz.Ali Allah'ın aslanı değil mi ?
Yalanla yaşayıp din taciri olanlar
Allah dinine sahip çıkmaz mı ?
Yarım sakalla adil düzen isteyenler
Yaradan bir yarattı bunu bir anlasalar
Bir canım var yobazlar onu yakarlar
Allah verdiği cana sahip çıkmaz mı ?
Türkiye bizim seninle farkımız niye
Kıyıyorlar cana şeriat diye...diye
Atatürk'e Cumhuriyete bu kin niye ?
Allah başka Atatürkler yaratmaz mı ?
Vatan uğrunda savaştık şehitler verdik
Dul bıraktık,aç kaldık ,göçmen gelmedik
Zulümler gördük.Diri diri bizler yandık
Allah dini tekeline alanları yakmaz mı ?
Alevinin ezildiğini Allah'ta gördü
Gazi mahallesinde,Sivas'ta alevi öldü
Çağdaşlık barış içinde bir güldü
Allah sizi güllere diken diye mi yarattı ?
Allah yarattı insan geldim dünyaya
Yanarsam gücün yeter mi çekip almaya
Hakkın mı var beni dinle yargılamaya
Allah size ayrı ayet mi gönder di ?
Allah'ım inancımla yaşadım,sana inandım
Ezilen,ölen hep alevi bir neden aradım
Kerbela'yı çölde değil zihinlerde yaşadım
Allah kullarını kavgasız yaşatmaz mı ?
İnsanca,insanlarla yaşayalım kardeşçe
Din,Siyaset,tarikat bizi bize bölünce
Cehennem,cennet sizlerin olsun ölünce
Allah bölünmeye engel olmaz mı ?
Senin gibi Hasan Hüseyinimde kuldur
Gel gönlünü sevgiyle, barışla sen doldur
Öldürme beni yolum Ehli Beyit yoludur
Allah sizi şeytana vekil mi yarattı ?
HASAN HÜSEYİN ÖNDE
|
|
|
SİVAS KATLİAMI
Sivas, Yozgat, Çorum, Amasya, Tokat, Erzincan ve Tunceli'nin oluşturduğu coğrafi kuşakta
(Yerleşik birimde) yerleşik halkın siyasal ve inançsal yapısı çeşitlilik gösterir. Bu coğrafi bölgede, Alevi (Kızılbaş), Sünni, Ermeni, Kürt, Türkmen, Zaza gibi etnik ya da inançsal topluluklar iç içe yaşamaktadırlar. Bu topluluklar, kimi zaman birbirlerine karşı üstünlük elde etme kavgalarına girişmiş, kimi zaman da Selçuklu ve Osmanlıların baskısına, sömürü ve asimilasyon uygulamalarına karşı ortaklaşa (Nurali 1517, Şeyh Celâl 1518, Zünnû 1525, Kalender Çelebi 1526) başkaldırmışlardır. Başkaldıranlar, egemen otoritenin düzenli ordusu karşısında her zaman yenilgiye uğramış ve onbinlerce canı kurban vermişlerdir.
Pir Sultan Abdal da halkı Osmanlı'nın zulmüne ve soygununa karşı örgütlediği için Hızır Paşa tarafından Sivas'ta asılmıştır.
Anadolu'nun diğer bölgelerinde Osmanlı yönetimine başkaldırıp yenilenler de bu bölgeye ve Sivas'a sığınarak canlarını kurtarmaya çalışmışlardır.
Timur, 1400'de Sivas'ı kuşattır. Uzun süre kuşatma altında kalan Sivas Kalesi'nin Komutanı Mustafa Bey, kaleyi teslim etmek için, Sivas halkına ve askerlerine dokunulmama koşulu ile Timur'la bir sözleşme imzalalar. Bu sözleşmede Timur, "Hiç kan dökmeyeceğim" sözünü vermiştir. Kale teslim edildikten sonra Timur, verdiği sözün gereği olarak kılıçla kimseyi öldürtmez ve kan da akıtmaz. Ama Sivas kalesini savunan 4 bin asker ile binlerce sivili el ve ayaklarından bağlayarak kazılan çukurlara diri diri doldurur, üstünü toprakla örter. Böylece kan akıtmadan 7-8 bin kişiyi yoketmiş, şehri tamamen yağmalamıştır, evleri yaktırmıştır. Sivas'ın siyasi tarihi, bu tür katliamlarla doludur.
Karayazıcı Abdülhalim Bey 1598'de Sivas ve çevresinde Osmanlı'ya başkaldırır; Sivas'ın ve bölgenin yoksul halkı da Karayazıcı'ya destek verirler. Ancak, başkaldırının disiplini zamanla bozulur. Sivas bölgesinde yerleşik halkın ekinleri, bağ ve bahçeleri, evleri ve işyerleri yağmalanır, yakılır ve insanlar öldürülür. Her şeyi elinden alınan halk, yoksullaşır, kırlarda otlamaya çıkar.
Emperyalist ülkeler, Anadolu'yu işgal ederek aralarında bölüşmeye kalkışırlar. Anadolu halkı, emperyalist işgale karşı, bölgesel direnişe geçer. Direniş güçlerinin birleşmesini sağlamak amacıyla Mustafa Kemal Samsun'a çıkar, oradan Sivas'a gelir. Mustafa Kemal, Anadolu'nun etkin kişilerinin katılımıyla Sivas Kongresini organize eder (04.09.1919). Böylece Anadolu'nun Kurtuluş Savaşının temeli Sivas'ta atılmış olur.
Bu sırada Sivas'ta etkin olan tarikat şeyhi Recep (1919), siyasal İslâmi amaçlı bir ayaklanma başlatır. Ayaklanma sırasında Sivas'ta birçok ev ve işyeri yağmalanır ve yakılır. Ayaklanma amacına ulaşmadan bastırılır.
1921'de "Koçgiri" ayaklanması başlatıldı. Yazılı kaynaklara göre, Koçgiri ayaklanması "Kürt ulusal" amaçlıdır. Ayaklanmayı bastırmak üzere Nurettin Paşa görevlendirilmiştir. Ayrıca bir çete reisi olan Laz Osman (Topal Osman) da çetesiyle birlikte Sivas'a gönderilir. Topal Osmanéın hem Alevi, hem Kürt düşmanı olduğu halkın sözlü öykülerinden aktarılmaktadır. Koçgiri Aşireti'ne bağlı onlarca köy yağmalanarak yakılır, binlerce insan öldürülür. Kadın ve kızlara tecavüz edilir. Koçgiri köylerine ve halkına yapılan bu zulüm Millet Meclisi'nde sert eleştiri ve tartışmalara neden olmuştur.
Sivas'ın merkezinde yerleşik halkın büyük çoğunluğu Sünni, kırsal kesimde (köylerde) yerleşik olanların çoğunluğu da Alevi inançlıdır. 1950'ye kadar komşuluk ilişkilerine özen gösterilmiş, her iki topluluk arasında mezhep çatışması yaşanmamıştır. 1950'den sonra Sivas kent merkezinde ticaretle uğraşanların çoğunluğu İzmir, İstanbul, Adana, Mersin, Ankara gibi kentlere göçtü. Sivas'ın kırsal kesiminde de büyük bir göç başlamıştır. Göçün büyük bölümü, İzmir, İstanbul, Ankara, Adana, Mersin'e; bir bölümü de Sivas merkezinedir. Siyasal İslâmcılar ve tarikatlar devreye girerek köylerden Sivas'a göçen insanları ideolojik etki altına almaya ve yönlendirmeye çalıştılar. Böylece Sivas İl merkezinde Alevi-Sünni ayrışımı körüklendi. Alevi-Sünni ayrışımı siyasal alanda da yaşandı. Aleviler, DP'nin özgürlük söylemlerine inanarak 1950-1960 döneminde yapılan milletvekili seçimlerinde oylarıyla DP'ye destek verdiler. DP, tarikatlara ve siyasal İslâmcılara destek vererek örgütlenmeye yöneldi. Bunun üzerine Aleviler, bu kez oy desteklerini CHP'ye yönelttiler. Sünni inançlı toplumun büyük çoğunluğu da DP'ye, daha sonra MSP veya MHP'ye yöneldi. Böylece mezhepsel ayrışım giderek belirginleşiyordu. Bu ayrışımın yarattığı ortamdan yararlanan sağ ve sol grupların etkisiyle çatışmalar boyut kazanmaya başladı.
Sivas'ta 4 Eylül 1978'de meydana gelen saldırı ve katliam bu ayrışımın ürünüdür. 2 Temmuz 1993'deki katliam ise, devletin desteğiyle kurulan ve güçlendirilen ırkçı-şeriatçı örgütlerin güç denemesi niteliğindedir. Bu saldırıların temelinde elbette sınıfsal ayrım ve çelişkiler yatmaktadır.
Bu tür saldırılar ve katliamlarla ilgili olarak, Zeki COŞKUN'un İbrahim ASLANOĞLU'ndan yaptığı bir aktarma oldukça açıklayıcıdır:"Çoğu ne hükümete karşı idi, ne ağaya veya zorbaya... önlerine kim gelirse onun emrine girerlerdi. Yegane amaçları vurup kırmak, ne buldularsa yağma edip biraz dünyalık kazanmaktı. İsyan bayrağını çeken ister bölükbaşı olsun, ister bey, ister paşa, onlar için farketmezdi. Yeter ki birisi önüne düşşün..." 1
Sivas'ta yaşanan saldırı ve katliamlarda da din, iman, komşuluk, insanlık düşünülmemiş, öncülük edenlerin kimliğinin ve amacının ne olduğuna bakılmamıştır
|
|
HÜNKÂRA YALVARIŞ
Özümüzü bir,pirimizi bir bildik
Arzu eyledik dergahına geldik
Cemalini gördük pirime niyaz eyledik
Dergahından bizleri ayırma Hacı Bektaş
Sevgi muhabbet kaynar,her yanında
Hırslara,kinlere,yer yok senin yolunda
Helâl lokma düşer kursağa senin aşında
Muhabbetinden bizleri ayırma Hacı Bektaş
Enel Hakk dedik,ne ararsak kendimizde.
Mekke'de,Kudüs'te değil hac gönlümüzde
Keramet sahibisin Aslanla ceylan bir yerde
Kerametini bizlerden esirgeme Hacı Bektaş
Elimize,dilimize,belimize sahip mi olduk
İri olduk,diri olduk hepimiz bir mi olduk
Cumhuriyetin içinde yobazlara yanan olduk
Bizleri ahret narından sen koru Hacı Bektaş.
Pirim Hacı Bektaşi Veliye Mihman olduk
Geldik,gördük.canımızla yüreğinde gül olduk
Hasan Hüseyinim yaşarken pirimi arar olduk
Bize Hünkârı aratma Hacı Bektaş..
HASAN HÜSEYİN ÖNDE
|
|
|
MUHARREM ORUCU
Hz. Muhammed`in kızı Fatma`nın ve Hz. Ali`nin oğlu Hz. Hüseyin, haksız olarak iktidarı ele geçirmiş olan Muaviye`nin oğlu Yezid`e biat etmeyi, onu halife olarak tanımayı reddetti. Kufe halkının kendisini desteklemesi ve Kufe`ye davet etmeleri üzerine Hz. Hüseyin, 68 0yılında yaklaşık 100 kişi ile birlikte, İslam adına çeşitli zulüm ve haksız uygulamalar yapan Yezid`e karşı savaşmak üzere Mekke`den Kufe `ye hareket etti. Bugün Irak sınırları içinde olan Kerbela`da Yezid`in askerleri, Hz. Hüseyin ve taraftarlarının önünü keserek onları günlerce susuz bıraktılar ve sonunda Hz. Hüseyin savaşmak zorunda bıraktılar. Hicretin 61. yılının 10 Muharrem cuma günü (18 Ekim 680) öğle vakti Hz. Hüseyin`i ve toplam 72 kişiyi binlerce askerden oluşan Yezid`in ordusu şehit etti.
Hz. Hüseyin`in haksızlığa karşı bu cesur direnişi ve ölümüne mücadelesi, Anadolu Alevilerinde çocuk eğitiminde "haksızlığa karşı gelmek, haksızlık yapmamak, haksızlığa uğrayanların yanında olmak" şeklinde önemli bir yer tutar.
Kerbela Katliamı, Anadolu Alevilerinde her yıl Muharrem ayında anılır ve lanetlenir. Bu katliamda hasta olması nedeniyle Hz. İmam Zeynel Abidin`in kurtulması ve Hz. Ali`nin soyunun devam etmesi nedeniyle de Allah`a şükredilir.
Gelenek olarak Muharrem orucu, Kurban Bayramından 20 gün sonra Muharrem`in 1. günü başlar. 2006 yılında 31. Ocak tarihi Muharremin başlangıcıdır.
İlk 10 gün boyunca oruç açımında da su içilmemeye çalışılır. Su yerine hoşaf, meyve suyu gibi sulu içecekler içilebilir. Oruç süresince bıçağa ve kesici aletlere el sürülmez; Düğün-nişan-sünnet törenleri yapılmaz. Karı koca cinsel ilişkileri kesilir; kurban kesilmez ve et yenilmez. Matem boyunca hiç bir canlıya eziyet edilmez. 12 gün süren matem orucunu herkes kendi gücüne, sağlığına ve maddi olanaklarına göre tutar. Oruç açımının dakikalarla belirlenmiş- belirli bir saati yoktur. Genellikle akşam karanlık olduğunda oruç açılır. Açlık giderilip duyuncaya kadar yenir.
Sağlığı yerinde olanlar oruç tutarlar. Sağlığı yerinde olmayanlar orucu tutmazlar ama diğer görevleri yerine getirebilirler. Bu onlar için oruç tutmuş kadar makbuldür. Amaç, kendine eziyet ya da kötülük yapmak değil, yapılabilecek kötülüklerin zulümlerin ve katliamların bir daha tekerrür etmemesi için anmak ve unutmamaktır.
Matem boyunca eğlencelerden ve zevk alınan şeylerden uzak durulur. Bazı yörelerde sakal kesmemek, yıkanmamak gibi adetler oluşmuşsa da, matemin dış görünüşle değil, gönülde Hz. Hüseyin`in uğradığı haksızlığı yad etmek ve haksızlığa karşı gelme geleneğini yaşatmak mateme daha uygundur. Kimsenin kalbini kırmamak, eli ile dili ile kimseyi incitmemek, gözü ile kimseye kötü gözle ve niyetle bakmamak kısacası nefsini terbiye etmek matem orucunun temel ilkesidir.
12 gün Muharrem Orucu tutulduktan sonra Muharrem Ayının 13. günü kurbanları tığlanır ve AŞURE dağıtılır.Kurban İmam Ali Zeynel Abidin`in Kerbela Katliamın`dan kurtuluşundan duyulan şükranı belirtir.
Muharrem ayında şehitleri anma duyguları, Alevilerin 7 ulu şairinden biri olan Fuzuli`nin "Saadete Ermişlerin Bahçesi" adlı eserinde en iyi biçimde dile getirilmiştir. Hz. Hüseyin`in şehit edilişini anlatan ağıtlara mersiye adı verilir ve Muharrem matemi boyunca mersiyeler okunur. Hz. Hüseyin`in haksızlığa karşı cesur direnişi ve ölümüne mücadelesi, Anadolu Alevilerinde çocuk eğitiminde "haksızlığa karşı gelmek, haksızlık yapmamak, haksızlığa uğrayanların yanında olmak" şeklinde önemli bir yer tutar. Bunu desteklemek için; muharrem boyunca Kumru, Hüsniye, Buyruk ve bu kültüre hizmet verenlerin kitaplar ve diğer tarihi ve kültürel kitaplar okunur. On İki İmamlara ve diğer masum insanlara yapılan insanlık dışı olaylar, birbirlerine anlatılır.
Anadolu Alevilerinde İran Şiilerindeki gibi vücutlarına eziyet ve dövünmeler ve Kerbela Katliamını canlandıran piyesler yapılmaz. Manevi yönden çekilen acılar hissedilir ve anılır.
Alevi inancı şekilciliğe takılıp kalmayı değil, özü benimser. Şeklen ve dış görüntü ile anmak bizi zahiriliğe götürür; halbuki; öğretimiz gereği biz "batini" yani anlama önem veririz. Önemli olan İmam Hüseyin'in ve diğer Kerbela Şehitleri'nin çektikleri acıyı ve zorlukları beyninde, kalbinde ve gönlünde duymaktır. Bunun anlamını zamanımızın koşullarına uyarlayabilmektir. Onlar gibi düşünüp, onlar gibi bu zamanda da zalime karşı çıkıp, mazlumdan yana olmak haksız uygulamalara karşı çıkmaktır. Gelecekte bu türlü acıların çekilmemesi için gerekli uzun vadeli önlemler konuşulur. Eline-diline-beline sadık olup insanca ve onurluca yaşamak ilke edinilmiştir.
Bu toplumsal ve inançsal görevi Alevi Kültür Merkezleri; Muharrem boyunca daha çok etkinlik yaparak, daha çok Alevi öğretisini anlatarak ve tanıtarak yapıyorlar. Daha çok gencimizin saz, semah öğrenmesini ve öğretimizi sevmesini sağlamak en etkili ibadettir.
Aleviliğin temel kitaplarını, büyüklerimizin öğretici sözlerini ve zamanımızdaki anlamlarını anlatarak ve tartışarak Hz. Hüseyin ve 12 İmamları, onlara yaraşır bir şekilde anmış ve yad etmiş oluruz.
AŞURE
Muharrem`in 10. günü, aşure adında tatlı aşın adıdır. Aşure (bakla, nohut, buğday, kuru incir, nar taneleri, kestane, fındık, fıstık, kuru üzüm) gibi – 12 İmama adfederek- 12 farklı madde birlikte kaynatılarak ve içine (bazı yörelerde konmaz) şeker katılarak yapılan bir tatlıdır. Bazı yörelerde üstüne tarçın tozu ve ceviz içi serpilir.
Sözcüğün aslı "Aşura" olup arabi ayların ilki olan Muharrem ayının onuncu gününün adıdır. Hz. Adem`in ilk günahından dolayı ettiği tövbenin bugün kabul olduğu, Hz. İbrahimin bugün ateşten kurtulduğu, Yakup Peygamberin oğlu Yusuf`a bugünde kavuştuğu, Nuh`un bindiği geminin tufan bitip sular çekilince Cudi Dağı`na yine bugün oturmuş olduğu söylenti hep bu "Aşura günü"e atfedilir. Son söylentiye göre, Nuh, gemide kalan çaitli erzaktan tatlı bir çorba sini söylemiş, tufandan kurtulanlar o günü kutsayarak bayram etmişler ve bu çorbadan yemişlerdi.
Alevilerde Hz. Hüseyin`in Kerbela`da Muharrem ayının 10. günü bir Cuma gününde şehit edildiği için, onun ve onunla birlikte şehit edilenlerin ruhları için pişirilir ve dağıtılır olmuştur. Muharrem`in Onikinci günü; güneşin doğması ile beraber "Aşure" pişirilmeye başlanır. Aşure piştikten sonra aile efradına ve yakınlara birer kepçe ayrılır. Niyet tutanlar pişirilmiş aşure ile orucu açarlar ve o gün bir tam gün sayılır. Diğeri aşureyi bittiği yere kadar komşulara dağıtır. Aşure yaparken bütçe zorlanmaz. Eskiden yıl içinde evin anası her aldığı yiyecekten birer avuç tasarruf ederek aşure gününe kadar malzemeyi hazırlar ve o malzeme ile aşureyi yapardı. Böyle hazırlık görmeyen aileler de evinde bulunan malzeme ile aşureye katılım yaparlardı. Bu aşure dağıtılmaz, lokmacı elindeki kepçe ile her gelene birer kepçe verirdi.
Almanya`da Alevi Kültür Merkezlerinde topluca aşure pişirmek ve her şehirde bir meydanda Aşureyi gelen geçenlere dağıtmak ve aşurenin anlamını Almanlara ve diğer göçmenlere anlatmak artık gelenek haline geldi. Örneğin; Köln`de son 6 yıldır aşure Almanya`nın en tanınmış Dom Kilisesi önünde binlerce insana dağıtılıyor. 2006 yılında aşure, 12. Şubat Pazar günü saat 15.00-18.00 arasında Dom Kilisesi önünde dağıtılacak.
NASIL NİYET EDİLİR?
"Bismi Şah. Allah Allah. Erenlerin hikmetine. Er Hak- Muhammet-Ali`nin aşkına. Hz. İmam Hüseyin efendimizin susuzluk orucu niyetine. Kerbela Şehitleri'nin temiz ruhlarına matem orucu niyeti ile Hz. Fatma anamızın şefaatine. 12 imam, 14 masum-u pak efendilerimizin şevkine, 17 kemerbestler hürmetine. Hazır ve gaip gerçek erenlerin yüce himmetleri üzerimizde hazır ve nazır ola. Yuf münkire. La`net Yezid'e. Rahmet mümin'e Allah eyvallah. Hü" (Noyan B. Bektaşilik Alevilik nedir? 2. Baskı Ankara 1987)
İSMAIL KAPLAN
ALEVİLİK NEDİR? NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
Alevilik en dar kapsamıyla "Hz. Ali'yi ve onun soyundan gelenleri sevmek." anlamına gelir. Bu bağlamda Hz. Ali ve onun soyundan gelenlere yapılan haksızlıklar karşısında Hz. Ali'yi sevenler anlamında kullanılabilir. O halde Alevilik siyasi bir taraftır. Hz. Ali'nin tarafında olanlara Alevi denir. Bu açıdan bakıldığında Alevilik'in M.S. 700 yıllarından sonra ortaya çıktığı söylenebilir.
Aslında Alevilik'in kökenleri M.Ö. ki yıllara kadar götürülebilir. Alevilik'i Orta Asya'da yaşayan Türklerin kültürlerine dayandırabiliriz. Bugün Alevilik'te görülen pek çok inanç unsuru,Orta Asya'da yaşayan Türklerin dini anlayışlarına dayanır.
Türkler X. yy.dan itibaren İslamiyet'e geçmeye başlarlar. Fakat İslami kurallara uyum sağlamak kolay olmaz. Zira Türkler hem sürekli savaşan hem de göçebe yaşayan bir topluluktur.
Türkler göç ettikleri topraklarda yaşayan inançlardan ve milletlerden etkilenir. Özellikle Kerbela olayından sonra ortaya çıkan Şia inancından etkilenirler. Göç yolları üzerinde olan İranlı Şiilerden çok etkilenirler.
Kerbela olayından sonra İslamiyet içinde zamanla siyasi gruplar ortaya çıkar. Bu siyasi gruplar zamanla mezhepsel inançlara dönüşür. Türklerde hem İranlıların etkisi hem de Orta Asya'ya kaçan Ehl-i Beyt taraftarlarından etkilenirler. Bu yüzden siyasi anlamda Hz. Ali tarafını seçerler. Aynı zamanda ezilenlerin ( güçsüzlerin ) tarafını da seçmişlerdir.
İslamiyet içerisinde çeşitli mezheplerin ve grupların ortaya çıkmasına neden olan bu olaylar ( Kerbela,Halifelik Olayı vb. ) Türklerin Müslüman olmalarından 250 yıl önce cereyan etmiştir. Bu bağlamda Alevilerin bu olaylar ( Kerbela,Halifelik seçimi ) içerisinde olduklarını söylemek olanaksızdır.
Göçebe bir yaşam süren Türkmenler için İslamiyetin getirdiği bazı yaptırımlar zor gelir. Örneğin içmeye bile su bulamayan bir topluluğun günde beş kere abdest alması ne kadar kolay olacaktır. Sürekli bir yerde kalmadıkları için bir camii yapmak,yapılan camide sürekli Kıbleyi bulmak ne kadar kolay olabilir. Ayrıca yerleşik hayata geçmedikleri için okuma-yazma oranı da oldukça düşüktür. Bu durumda göçebe bir yaşam süren Türkler için İslamiyetin bazı şekilsel özelliklerini gerçekleştirmek çok zor olmuştur.
Zaten göçebe Türkmenlere İslamiyeti gezgin dervişler öğretir. Bu gezgin dervişler insanların yaşam özelliklerini de dikkate alarak,dinin öze yönelik kurallarını öğretirler. Böylelikle İslamiyetin kolaylıklar dini olduğunu öğütleyip dinin Türkmenler arasında hızla yayılmasını sağlarlar.
Bunun üzerine Türkler İslamiyetin şekilsel özelliklerinden çok içsel ( öz ) özelliklerine önem verirler. Gördükleri bütün inançlardan da etkilenerek öze önem veren bir İslami anlayış ortaya çıkarırlar.
Göçebe bir hayat süren ve okuma-yazma bilmeyen Alevilerin dini anlayışları söze dayalıdır. İnançlarını anlatan herhangi bir kitapları yoktur. İnanç,yüzyıllar boyu deyişler,menkıbeler ( öyküler,masallar ),duaz imamlar üzerinde yaşamıştır. Bu yüzden deyişleri ezberleyen kişilere ve saz çalan kişilere büyük önem verilir. Zira inancı devam ettiren onlardır.
O halde Alevilik:
Hz. Ali'nin tarafını tutan,şekilden çok öze önem veren,Anadolu kültürüne dayalı bir İslami anlayıştır...
Bu durum X. ve XVI. yüzyıllar arasında bu şekilde sürüp gider. Ancak durum XVI. yüzyıldan itibaren değişmeye başlar. 1500'lü yıllardan itibaren Osmanlı Devletinin resmi dini İslamiyetin Hanefilik mezhebi olur. Din ve dinsel kurumlar yavaş yavaş kurumsallaşır. Şehirlerde medreseler kurulur,yavaş yavaş dini ilimlerde bilgili-seçkin bir din adamları sınıfı ortaya çıkar. Artık insanlara dini,öze önem veren gezgin dervişler öğretmemektedir. Bunların zıttına korkuya dayalı bir İslam öğretisi geliştirilir.
Din adamları sınıfı göçebe Türkmenleri aşağılamaya başlar. Zamanla şehirlerden başlayarak bugünkü anlamda Sünni anlayış ortaya çıkacaktır. Özellikle Yavuz Sultan Selim'in ve daha sonra tahta geçen padişahların soykırımları ile halk sindirilir. Ve insanlar ya din anlayışlarını değiştirirler ya da dini anlayışlarını gizlemeye başlarlar.
Yapılan baskılar etkili olur. 1500'lü yıllardan önce Anadolu'da yaşayan Türkmenlerin büyük bir kısmı Alevi iken bu yıllardan sonra Alevilerin sayısı hızla azalır. Aleviler artık ibadetlerini gizli gizli yapmaya başlarlar. Kendilerini gizlerler. Bu durum 1980'li yıllara kadar sürer.
ALEVİLER NE İSTİYOR?
1) Alevi kimliği tanınsın:
Devlet yetkilileri, Cumhurbaşkanı'ndan herhangi bir Belediye Başkanına kadar, her ağızlarını açışta, Alevilere seslenirken; "Allah'ımız bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir... Hz. Ali ne kadar Müslüman'sa, Hacı Bektaş Veli de, Pir Sultan da o kadar müslümandır. Alevilik, Hz. Ali'yi sevmekse biz de Aleviyiz. Bu ülkenin yüzde doksan dokuzu müslümandır." vb. sözler söylemektedirler. Bu sözler inandırıcı değildir. Üstelik Aleviliği inkar gibi, yok saymak gibi, İslamiyet'in, özellikle de Hanefi mezhebinin içinde mütaala ederek ve öylece asimile etmek gibi bir amaç taşımaktadır.
Bu somut durumda; Aleviler kendilerine; "Şafi kardeş" , "Hanefi kardeş" , "Ateist kardeş" gibi, "Alevi kardeş" diye hitap edilmesini istiyorlar. Elbette "Alevi kardeş" nitelemesinin önünde ve üstünde; "Yurttaş kardeş" ve "İnsan kardeş" nitelemesi vardır. Somut önerimiz şudur: Kimsenin nüfus cüzdanında "Dini:........." diye bir hane olmasın. Şayet bu bilgi devlete çok gerekiyorsa; "İslam" , "Hanefi" , "Şafi" gibi yanıtlar yazılabildiği gibi "Alevi" seçeneği de yazılabilsin ya da boş bırakılsın.
2) Aleviler, Türkiye'nin gerçekten laik bir ülke olmasını istiyorlar:
Aleviler, laiklikten; devletin din işlerine karışmamasını; din hizmetini bir kamu hizmeti olarak görmemesini, dileyenin dilediği dini ve mezhebi seçme veya seçmeme özgürlüğüne sahip olması şeklinde anlarlar. Yurttaşların bir dine veya mezhebe inanma hakları olduğu kadar, bir başka dine ve mezhebe inanma veya hiç inanmama hakları da olmalıdır. Bunun pratikteki anlamı şudur:
A) Diyanet İşleri Başkanlığı, devlet yapılanmasının dışına çıkartılmalıdır.
Laik, hiçbir ülkede böyle bir kurum yoktur. Her yıl 5-6 Bakanlığın bütçesine denk bir bütçe ile donatılan DİB, yüz binin üzerindeki personeli ile sadece Sünnilere, daha da özelinde Hanefi yurttaşlara hizmet vermektedir. Alevilerin de verdikleri vergilerden oluşan bütçenin bu kaleminden bir tek kuruş bile Alevilere hizmet olarak geri dönmemektedir. Ve yüz bini aşkın o personelin içinde bir tek Alevi yurttaş dahi yoktur. Devlet ne camiye para vermelidir, ne cem evine , ne imama maaş vermelidir ne de dedeye... "DİB kaldırılırsa, din alanında anarşi doğar, kimi tarikatları ve şeriatçıları denetim altında tutamayız" bahanesi inandırıcı değildir. Çare, TCK'nin eski 163. maddesi ise; yeni düzenlemelere gidilmelidir. 1982 Anayasası tümden değiştirilmelidir.
B)Zorunlu Din Dersleri Kaldırılmalıdır.
1982 Anayasasının 24. Maddesi ile getirilen bu ders, Alevi çocuklarını asimle etmenin bir aracıdır. Devletin dini eğitim vermek gibi bir yükümlülüğü olmamalıdır.
Alevi çocukları, Din Dersi öğretmeninin, Fen Dersi öğretmeninin ve anne-babalarının anlatıp öğrettikleri, farklı farklı telkinlerin arasında sıkışıp kalmakta; sonuçta üçüne de inanıyor gözükmekte ve ortaya pedagojik, sosyolojik hastalıklar çıkmaktadır. Annesinden babasından gizlenerek; evin tuvaletinde, banyosunda namaz öğrenmeye çalışan öğrenci örneklerine bile rastlanmaktadır. Kaldı ki bu ders, din kültürünü, din tarihini, din sosyolojisini öğretmekten çıkartılıp, uygulamalı Hanefi öğretisine dönüştürülmüştür.
Dışişleri Bakanlığı'nın 25.08.1986 tarih ve 1747 sayılı yazılarına istinaden MEB, Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurulu Başkanlığı'nın 29.01.1987 tarih ve 1 nolu yazılarıyla Hıristiyan ve Musevilik dinlerine mensup öğrenciler, Din Derslerinde kimi amele ilişkin konulardan muaf tutulurken, Alevi çocuklarından esirgenmiştir bu muafiyet. Alevi çocukları, inanç, kültür ve kendi felsefelerine ilişkin teorik ve pratik eğitimlerini, önce ailelerinden, sonra da dedelerinden zaten almaktadırlar. Cem evleri böyle bir hizmet de vermektedir. Ve bu durum, Alevi gençleri ile Sünni gençleri hiç de karşı karşıya getirmemektedir.
C) Alevi köylerine cami yaptırma politikalarından vazgeçilmelidir.
Alevilik oluştuğundan bu yana, (ki kökü İslamiyet öncesine, Horasan'a, Orta Asya'ya dek uzanmaktadır.) Aleviler, tarihleri boyunca camiye gitmemişlerdir. Onlar ibadetlerini cem evlerinde yapmaktadırlar, Cem evlerinin inşasını, donanımını, giderlerini de kendileri karşılamaktadırlar. Devletin Alevi köylerine cami yapması, bunu teşvik etmesi, yetinmeyip Sünni imam tayin etmesi bir dayatmadır, Alevi inanca hakarettir. İlçe Müftüsünü de yanına alarak Cuma günü, Alevi köyüne gidip ihtiyar heyetini toplayarak, Cuma namazı kıldıran Kaymakamlara bile rastlanmaktadır.
D) Radyo ve televizyonlardaki tek yanlı yayınlara son verilmelidir.
TRT televizyonlarında, tüm Ramazan ayı boyunca, cuma günleri ve gereksinim duyulan her gün; Sünni yurttaşlara yönelik dini yayınlar yapıldığı bir gerçektir. Ama bu ülkede sadece Sünniler mi yaşamaktadır?... Devlet mutlaka sayılarını biliyordur ama, bizim kendi tahminlerimize göre; 25 milyondan hiç de az olmayan Alevi yurttaşların böyle bir gereksinimi yok mudur?... Aynı yayınlar, Muharrem ayı boyunca, Nevruz ve Hıdrellez günlerinde de yapılamaz mı?...
E) Ders kitapları, sözlükler, ansiklopediler ve Milli Eğitim Bakanlığınca önerilen yardımcı kitaplardaki, Aleviliği aşağılayan; tanımlamalar düzeltilmelidir.
Birçok sözlük ve ansiklopedide Alevilik hâlâ, "sapkın bir mezhep" olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımı okuyan öğrencilerin, hemen ilk teneffüste Alevi arkadaşına "sapkın Alevi" diye hitap etmesi kadar doğal bir sonuç olabilir mi?... Bu bilgilerle yetiştirilen gençler arasında, kardeşlik, dostluk duyguları gelişebilir mi?...
F) 1924 tarih ve 442 sayılı Köy Kanunu Değiştirilmelidir:
Kanunun 24. maddesinde köy tanımı yapılırken; "Camii, mektep, otlak, yaylak ... birlikte bir köy teşkil ederler." denilmektedir. Bu tanıma göre; camisi olmayan bir köy veya onun yerine cem evi olan bir Alevi köyü, köy değildir.
G) 1985 tarih ve 3194 sayılı İmar Kanunu Değişmelidir:
Adı geçen kanunun 18. maddesi, imar planları yapılırken kamusal alandan, camiler için yer ayrılmasını öngörmektedir. Oysa Alevi yurttaşların da Cemevi için inşaat alanına gereksinimleri vardır. Bugün ülkemizin hemen hemen her kentinde, Cem ve Kültür Evleri ya inşaa edilmiştir, ya da inşaatları sürmektedir. Ne yazık ki bu yapılar, mevcut mevzuata göre yasadışıdır. Bu durum düzeltilmeli, Cem ve Kültür Evleri için de imarda yer ayrılmalıdır.
H) Hacı Bektaş Dergahı'nın Yönetim ve Bakımı Hacıbektaş Belediyesi'ne bırakılmalıdır.
2 Kasım 1925 tarihli, Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına ilişkin yasa kapsamında düşünülerek önce kapatılan, daha sonra da 16 Ağustos 1964'te müzeye dönüştürülen Hacı Bektaş dergahı Aleviler için "serçeşme" niteliğindedir.
Devlet memurları tarafından yönetilen ve mesai saatleri içerisinde açık tutulan bu "müze"nin, yönetimi ve bakımı, Hacıbektaş Belediyesine bırakılmalıdır. Aynı kompleks içerisinde bulunan camiye Sünni yurttaşlar her namaz saatinde girebilirlerken; Alevi yurttaşların ziyaretlerinin sadece mesai saatleriyle sınırlı olması durumu mutlaka giderilmelidir.
I) 20 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı yasa değiştirilmelidir.
Adı geçen Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun, Alevi Dedelerini, üfürükçülerle eş tutmaktadır. "Dedelik" Alevilik için önemlidir. Dede, Aleviliği, teorisi ve pratiği ile taliplerine öğreten, eğiten, yol gösteren kimsedir. O aydındır, çağdaştır, Cumhuriyet ilkelerine bağlı, laik ve demokrat biridir.
İ) Alevi-Bektaşi Dernek ve Vakıflarının, ad ve tüzüklerinde yer alan "Alevi" , "Alevi Kültürü" vb. tanımlamalar, ihbar ve dava nedeni olmamalıdır.
resadiyepirsultan@mynet.com
Bize ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanabilirsiniz.
|
|